Haftaya Bakış (305): Komisyon raporu bize neler söylüyor? | İmralı'ya gazeteciler gidecek mi?

20.02.2026 medyascope.tv

20 Şubat 2026’da medyascope.t’de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’ta karşınızdayız. Yine Kemal Can'la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: En son gelen en kötü haberle başlayalım. Ankara’da yıllardır, 20 yıla yakın bir süredir adliye muhabirliği yapan Alican Uludağ da İstanbul'a getirildi. İstanbul Adliyesi’nde savcılığa verdiği ifadeden sonra, tutuklama istemiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk edildi ve mahkeme tarafından ‘’Cumhurbaşkanına hakaret’’ suçlamasıyla tutuklandı. İfadesini okuduğumda, Uludağ çok net bir şekilde, “Bunlar eski paylaşımlar. Cumhurbaşkanı ve avukatları herhangi bir şey yapmadı, ama belli ki beni ortadan kaldırmak istiyorlar” diyor. Ankara'dan, Akın Gürlek'in Bakan olması ile ilgili olduğunu söylüyor. Çocuklarından bahsediyor, bu yapılanın bir zulüm olduğundan bahsediyor ve bunu, tamamen bir gazetecinin susturulması olarak tanımlıyor, ki öyle. Alican Uludağ’ın en son hangi haberi yaptığını hatırlayacaksın. Furkan Torlak’ın, Akın Gürlek'in basın danışmanı olması söz konusuydu. Torlak, daha ilk günden devir teslim töreninde Akın Gürlek’in yanındaydı. Alican Uludağ, daha sonra bunun saraydan gelen bir müdahaleyle engellendiğini yazmıştı. Nitekim, Furkan Torlak en azından şu âna kadar basın danışmanı olmadı, ama o da herhâlde bir şeyi gösteriyor. Bu arada tabii Akın Gürlek göreve atanır atanmaz hemen A Haber’e 4, 5 saatlik bir röportaj verdi. Bugün de Hürriyet gazetesinde Hande Fırat'a konuştu. Belli ki uzun zamandır bakanlık için hazırlık yapıyor. Çünkü onun sosyal medya düzenlenmesi vesaire, bunlar koltuğa yeni oturan bir bakanın yapabileceği şeyler değil; belli ki buraya hazırlanıyormuş. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısıyken bunlara da hazırlanıyormuş ve şu anda da bir mıntıka temizliği yapıyor. O anlaşılıyor.
Akın Gürlek’in Hande Fırat'a verdiği röportajda https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/hande-firat/bakan-gurlek-hurriyete-konustu-terorsuz-turkiye-adimlarini-acikladi-43112442 görmüşsündür; avukatların müvekkilleriyle görüşme haklarına birtakım kısıtlamalar olacağı anlaşılıyor, sosyal medya düzenlemeleri olacağı anlaşılıyor. Birçok şeyi teker teker gündeme getirecek ve bu da bizim daha önce, o bakan olduktan sonra konuştuğumuz şeyleri de doğruluyor. Bir anlamda alanı iyice kısarak, ne zaman olacağı belli olmayan seçime yönelik bir ayar yapıyor. Belli ki muhalefete yönelik operasyonlar devam edecek. Bir diğer husus, 9 Mart'ta başlayacak olan büyük dava. O büyük dava Türkiye'nin gündemine çok ciddi bir şekilde yerleşecek ve siyasi iktidarın onu kontrol etmek gibi bir sorunu var. Yani o davanın gidişi, iktidarın gücünü mü gösterecek yoksa muhalefetin gücünü mü gösterecek, iktidarın bir kozu mu olacak, muhalefetin bir kozu mu olacak, bu önümüzdeki günlerde çok ciddi bir soru olacak. İktidar 9 Mart'tan itibaren o davayı açtığına pişman bile olabilir; ama o dava eliyle gücünü de gösterebilir. Orada belli ki İçişleri ve Adalet Bakanlarına bayağı önemli görevler düşüyor ve bu anlamda da maalesef, meslektaşımız, kötü bir tâbir ama o ‘’mıntıka temizliği’’ kapsamında, daha ilk baştan, etkili, adliyede, yargı dünyasında kaynakları olan, haberlere ulaşabilen bir gazeteciyi, ki şu âna kadar yaptıkları da zaten bunu kanıtlıyor, susturmak, elimine etmek olduğunu kanıtlıyor. Tabii gazeteciler Alican Uludağ’dan ibaret değil. Bu, başkalarına da gözdağı vermek. Başkaları da olabilir. Medyaya yönelik susturma çizgisini, aslında ta Ergenekon ve Balyoz dönemlerine kadar taşıyabiliriz. Değişik dönemlerde Erdoğan'ın müttefikleri değişti, ama medyaya yönelik bu şeyler değişmedi. Şu anda, Alican'ın tutuklanması, Akın Gürlek'in Adalet Bakanı olmasıyla birlikte, içine girdiğimiz yeni bir döneminin başlangıcı gibi de olabilir pekâlâ. Ne dersin?
Kemal Can: Dediğin gibi, biraz yeni dönem gibi de kodlanıyor olabilir ya da, ‘’Yeni bir dönem filan beklemeyin. Bildiğiniz ve şimdiye kadar olanı daha da katmerleyerek devam edecek olduğumuzun kararlılığını görün’’ mesajı da olabilir. Senin son söylediğinden yola çıkarak, bu tür vakaların hepsinde gazetecilerin hedefe konması, tabii ki onların mesleklerini yapmasını, kamuoyunu bilgilendirecek haberleri ulaştırmalarını engellemek, onlara gözdağı vermek, mümkünse bir kişiyi, iki kişiyi, beş kişiyi cezalandırırken, onun dışında olan bütün meslek mensuplarına da aslında bir mesaj iletmek; bunların hepsi tabii ki geçerli. Ama bu kapalı alanlar, yani yargı, güvenlik, bürokrasi, hatta kısmen dış politika gibi meselelerdeki bu gibi hamleler, bu tür haberleri, bu tür aktarımları yapan gazetecilerle sınırlı olmuyor, Genellikle o gazetecilere bilgi aktaran kesimlere de mesaj içeriyor. Sen biraz önce, Alican’ın güçlü ve güvenilir kaynakları olan bir gazeteci olduğunu söyledin. Bunu yaptığı haberlerden, haberlerin doğru çıkmasından, başarısından dolayı biliyoruz. Çünkü gazeteci, evet; kendi yetenekleriyle haberi işliyor, ama belirli kaynaklardan bilgi alamazsa, o ilişkileri olmazsa, işini yapmakta da zorlanır. İşini başarıyla yapan insanların ve gazetecilerin, büyük ölçüde doğru kaynaklara erişiminin olduğunu varsayabiliriz. Alican'ın performansı da bize bunu gösteriyor. Şimdi Alican Uludağ'a böyle bir hamle yapılıp tutuklanması, evet, onun haber yapmasını engellemek, çok olacağını düşünmüyoruz ama onun gözünü korkutmak, onun olmasa bile, onu örnek göstererek başkalarının gözünü korkutmak, başka gazetecileri rahatsız etmek olabilir. Ama aynı zamanda, Adalet Bakanlığı'ndaki bu görev değişikliği ile birlikte, ister yeni dönem, ister mevcut dönemin daha da kökleşmesi diye yorumlansın, her nasıl yorumlanırsa yorumlansın, buraya ilişkin rahatsızlıkları ya da problemleri medyaya, kamuoyuna aktaran kaynaklara da bir mesaj içeriyor. Tâbir yerindeyse, eğer bu hamlede ayağını denk alması mesajı varsa, biraz da onlara dönük olabilir. Çünkü hep biliyoruz ki, güvenlik bürokrasisi ve yargı içerisinde bu konuda çeşitli kanatlar var ve aralarında bazı rekabetler oluyor. Dolayısıyla, bazen gazetecilere, avukatlara yapılan hamlelerin sonrasında hep duyuyoruz tartışmaları: Hangi ekibin, hangi ekibe karşı bir hamle hazırladığı ve bu hadisenin, bu operasyonun, bu hamlenin onunla bağlantısı üzerine daha sonradan birtakım haberler duyuyoruz.
Bu olayda da bence, Alican Uludağ'ın, düzgün ve süreklilik arz eden kurduğu ilişki çevrelerine de bir tür mesaj var. Çünkü biraz kendi ifadesinde de var, iddiada da, tutuklama gerekçesinde de var. Eski birtakım paylaşımları bahane ederek bir şey yapıyorsanız, bunun doğrudan bir mesaj içerdiği, bunun sahiden gelişmiş bir olayla ilgili adli bir tarafının, hukuki bir tarafının olmadığı çok açık da, artık böyle iyice bir mesnet bile bulmadan eski bir şeyi raftan alıp birdenbire böyle bir hamleye kalkışınca, bu işin mesaj kısmı daha önemli hâle geliyor. Daha doğrusu, daha doğrudan hâle geliyor. İşin böyle bir tarafı var. Kaçınılmaz olarak da gazeteciler burada ilk cephenin ilk saldırı hattında yer alıyorlar ve onlar işlerini yaptıklarından dolayı cezalandırılıyorlar, engellenmeye çalışılıyorlar. Bunun defalarca, yüzlerce örneğini gördük. Bu da, o örneklerden biri.
Diğer tarafına bakarsak, Akın Gürlek atamasından sonra, çok da güçlü olmayan birtakım kulisler gündeme gelmişti. Kabaca daha dikkate alınabilir iki iddia konuşuluyordu. Bir tanesinde, Akın Gürlek'in, aslında bir tür protokoler bir göreve çekilmiş olabileceği iddiasını dile getirenler oldu. Bir de, Akın Gürlek'in göreve gelmesiyle birlikte, biraz sonra raporla birlikte konuşacağımız süreç meselesindeki canlanma ve hareketliliğin ilişkisi üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Ama en son Alican Uludağ'ın tutuklanması hamlesi hem sürmekte olan operasyonlar hem senin söylediğin gibi, Akın Gürlek'in önce neredeyse iktidarın resmi kanalı olan bir televizyon kanalına, şimdi de bir tür sözcülük fonksiyonu olan bir gazeteciye geniş demeçler vermesi, birtakım projeksiyonlarından, birtakım hazırlıklarından bahsetmesi, yine senin söylediğin gibi, daha önceden de hazırlanmış olduğu anlaşılan birtakım adımlardan bahsetmesi, bize, bunun protokoler bir görev olduğu, Akın Gürlek’in, sürecin düzgün işlemesi için göreve getirilmiş olduğu kısmının, biraz altı boş iddialar gibi göründüğünü gösteriyor. Çünkü en başta konuştuğumuz gibi, daha kötü yeni bir dönem ya da zaten sürmekte olan kötü dönemin iyice seviye arttırarak, vites büyüterek devam edeceği görüntüsü oldukça baskın. Hatta iktidar ve Akın Gürlek, bunun böyle olacağının baştan iyi anlaşılması konusunda elini korkak alıştırmıyor. Hem söyledikleri itibariyle, hem senin söylediğin gibi, savunma hakkına ya da avukatların müvekkilleriyle görüşme hakkına kısıtlamalar getirecek kadar zaten bir hukuk dışılık tartışması olan bir yerde, zaten savunma hakkının son derece zorlaştırıldığı bir dönemde, bunu daha da arttıracak bir şeyi, birinin göreve gelir gelmez bir gelecek projesi olarak açıklıyor olması, bu açıklamaya iktidarın resmi mecralarının zemin oluşturması, bir şeyi gösteriyor: ‘’Başka türlü bir yola girilir mi acaba? Senelerdir olduğu gibi, iktidar, süreç konusunda gevşeme gibi bir yola tevessül eder mi?’ fikirlerini birileri akıl etsin değil, ‘’sakın aklına getirmesin’’ mesajı daha net görünüyor bana açıkçası. Buna süren operasyonları da ekliyorum; ‘Kimse, bir gevşeme olacak, diye düşünmesin. Herkes her an, eskiden olmuş, olma ihtimali var olan herhangi bir şeyden dolayı gözaltına alınabilir, tutuklanabilir, rahatsız edilebilir, taciz edilebilir, hakkında tezvirat üretilebilir. Bunların hepsine hazır olun. Bu konuda bir değişiklik beklemeyin’’ mesajı alıyorum ben.
Bir de, şöyle bir tarafı var ki sen ona değindin: Bu 9 Mart'taki dava. Özgür Özel mitinginde, “Salon geciktiği için ertelemeyi düşünüyorlarmış. Sakın ha” gibi şeyler söyledi. Ama ben o ertelemenin, salonun hazırlamasından öte, biraz davanın hazırlanması ve senin söylediğin gibi, ‘’bu davayı kim etkili bir siyasi enstrüman olarak kullanacak?’’ meselesindeki tahkimatla ilgili olduğunu düşünüyorum. Eğer bir erteleme olacaksa, o erteleme salon bahanesiyle yapılacak bir iş değil. Salon yetişti. Çünkü salonun varlığı iktidar için bir avantaj değil. Hatta muhalefet, CHP, özellikle davanın canlı yayınlanma iddiasını da ortaya attığı için, 9 Mart'a çok kısa bir süre kalmış olmasına karşın, iktidar medyası henüz orada olayı köpürtmeye başlamadı. Çeşitli nedenlerle bekliyor olabilirler, ama ben hâlâ onunla ilgili bir köpürtmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Çünkü Akın Gürlek'in göreve gelme pratikleri açısından geçmiş deneyime bakarsak, İstanbul Başsavcılığı'na atanmasıyla, 19 Mart sürecinin hazırlanması ve uygulanması arasında çok doğrudan bir ilişki oldu. Şimdi de Adalet Bakanlığı'na gelişiyle birlikte, bence hazırlanılmış bir programın hızlı biçimde devreye sokulma ihtimali hiç de azımsanacak bir ihtimal değil diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Akın Gürlek, sözünü ettiğimiz Hande Fırat röportajında, çözüm süreciyle ilgili de bir şeyler konuşmuş ve çok net bir şekilde terör suçlularının, idam ya da ağırlaştırılmış müebbet alanların hiçbir şekilde yararlanamayacağını söylemiş. Bunu neye güvenerek söylüyor, neye istinaden söylüyor bilmiyorum, ama bu husus, zaten sorunlu olan rapora baştan çok ciddi bir şekilde gölge düşürüyor. Sorunlu derken, rapor iki ret, bir çekimser olmak üzere, 47 oyla çıktı. Ama ilginç olan, ‘’evet’’ diyenlerin neredeyse hepsinin rapor hakkında bir yığın laf etmiş olması, eksik görmüş olması. Özellikle DEM Parti'nin durumu biraz içler acısı. Rapor Kürt sorununu tarif etmiyor; terörden bahsediyor. Ontolojik olarak, DEM Parti'nin duruşuyla tamamen farklı bir yerde duruyor. Ama bir diğer yandan, Öcalan’ın angaje olduğu bu sürecin sürmesini istiyorlar. Yani bu kerhen desteğin tam daniskası bir şey oldu ve dikkat ettiysen, DEM Parti’den konuşan kim varsa rapora demediğini bırakmıyor. Ama sonuçta da “Evet” dediler. Hatta “Evet” dedikleri gibi, kendileriyle ittifaka girerek seçilip de, “Hayır” diyenlere, ‘Bize niye bunu yaptınız?’ gibi bir sitemde bulundular. Orada EMEP'le TİP’in durumu başkaydı, TİP ittifakla girip, kendi listelerinden girdi, EMEP doğrudan DEM Parti'den seçildi. Aslında çok garip bir durum. Ve demokratikleşme ile ilgili söylenen hususlar var, ama o söylenenlerin neredeyse hepsi zaten bir şey değiştirmeyi gerektirmiyor. Yani ‘’AYM kararları uygulansın, AİHM kararları uygulansın’’ demek bir şey değil. Bu zaten anayasal bir durum, ama iktidar yapmıyor. O kadar açık. Onun dışında çok fazla bir şey yok. Ama tabii ki örgütün silah bırakmasının zeminini hazırlamak ve örgütün silah bırakmasından sonra ülkeye dönecek olanların topluma entegrasyonu meseleleri var. Var dediğim, bu meselelerin nasıl olacağı raporda yok, ama bu konuların yapılması gerektiği söyleniyor. Ve orada tabii, devletin ilgili birimlerinin bu feshin ve silah bırakmanın olduğundan emin olacakları hususu çok önemli. O, zamana bırakılan bir durum. Yani böyle garip bir durum var.
Bir diğer husus da şu: Rapor çıktı, raporu herkes birlikte onayladı. Ama Meclisin yapacağı düzenlemelerde AKP ve MHP pekâlâ kendi başına hareket edebilir; çok da bir şeye ihtiyacı yok. Normalde beklenen ne? Bu raporu beraber yaptılar. Meclisteki bütün düzenlemelerin hep birlikte çıkması. Ama bu dönemde özellikle görüyoruz ki, Cumhur İttifakı başkalarını katarak yasal düzenleme yapma konusunda hiçbir çaba ya da pek bir çaba göstermiyor. Burada gösterir mi, bilmiyorum. Teorik olarak göstermesi gerekir; çünkü bir mutabakat sağlanmış. Sonuçta neyin nasıl olacağı konusunda CHP'nin de, DEM Parti’nin de olumlu oylarını alabilecek düzenlemeler yapabilirler. Orada en önemli hususlardan birisi, Akın Gürlek'in de vurguladığı, bir af görüntüsü vermeme meselesi var. Bir diğer husus, bunun istisnai bir olay, yani bir sefere mahsus olduğu. Anladığım kadarıyla da, belli bir zaman koyacaklar yasal düzenlemelere. Orada da, ‘’Niye sadece onlar, niye diğerleri yok?’’ vesaire gibi başka tartışmalar çıkacak tabii. Ama sonuçta bir aşama tamamlandı. Komisyonun da herhâlde bir daha toplanması gerekmeyecek; komisyonun süresi doldu. Buradan, Kürt sorunun çözümünün değil, PKK sorunun çözümünün çıkmasına elverişli bir rapor var. Ama ortada hâlâ çok soru işareti de var bence.
Kemal Can: Aslında biz bunu çok tartıştık zaten. Ben sürecin başından itibaren yazdığım, konuştuğum her yerde de bundan bahsetmeye çalıştım. Burada gizli kapaklı, asıl niyeti saklayan bir tutum olduğu kanaatinde değilim. Bunun en uç örneği diye, hep ‘’sürecin lokomotifi,’’ ‘’süreci başlatan,’’ ‘’süreci sürükleyen,’’ ‘’süreci zorlayan’’ olarak etiketlenen, kimilerinin Nobel Barış Ödülü bile alabileceğine vehmettiği Devlet Bahçeli'nin, en baştan çizdiği çerçeve çok da başka bir şey değildi aslında. Askerî ve stratejik anlamda yeni bir stabilizasyon ve bir çıkış planı çerçevesinde hem Suriye'yi hem de Türkiye'yi içeren bir tasfiye programıydı. Büyük ölçüde de bunun gerekçeleri, kimi zaman ‘’mecburiyetler’’ olarak, ‘’büyüyen riskler, bölgesel dengeler, iç cephe’’ gibi ifadelerle tarif edildi. Ama sonuçta çok açık biçimde, ‘’Bu komisyondan çıka çıka, ‘Kürt sorunu’ demeyen bir rapor çıktı’’ şaşkınlığının çok da bir anlamı yok. Çünkü Bahçeli daha en başında, bu sürecin en iddialı cümlelerini kurarken, ‘Kürt sorunu’ diye bir şeyi tartışmaya, konuşmaya, bundan bahsetmeye bile niyetlenilmediğini çok net ifade etmişti. Öcalan’ın daha sonraki çağrısının ancak dip notuna girebilen ve herkesin hep kendi kendine vehmettiği bir ikinci aşama, bunun getireceği bir demokratikleşme programı, Kürt sorunun konuşulacağı bir zemin… Gerisinin hepsi vehimdi. ‘’Bunu insanlar uydurdular, boş hayallere kapıldılar’’ kabalığında söylemiyorum. Ama sonuçta, somut olarak bunu ifade eden, tarafların, ‘’Biz bunu konuşuyoruz’’ dediği bir şey değildi zaten. Çeşitli kesimler, çeşitli çıkarımlarla, çeşitli analizlerle, buna yol açabileceği ihtimaline, çeşitli oranlarda prim verdiler.
Aslında olayın en başında, bu iş, bir örgütle bir devlet arasında, mevcut durumun sürdürülemezliği üzerine oluşmuş bir mutabakata dayalı bir çıkış planı ve tasfiye programı. Aynı şey Suriye için de geçerli. Bu, tabii ki silahların susması, kaç yıllık terör tehlikesiyle bütün siyaseti, toplumu tanzim eden bir düşünce iklimini dolaylı olarak değiştirebilir. Elbette bu dolaylı değişimden ya da bu sürecin devamı sırasındaki çeşitli temaslardan, birtakım boşluklar, birtakım kapılar, birtakım imkânlar da açılabilir. Şimdi herkes buna çeşitli şeyler yükleyerek, kimileri ‘’zorunlu bir gidişattan,’’ kimileri ‘’tarihin doğru tarafı’’ gibi çok daha yüksek iddialardan yola çıkarak, bu ihtimalleri, sadece ihtimal olan şeyleri, sanki işin gerekçesiymiş gibi kurguladılar. Bu, bazıları için hayal kırıklığı, bazıları için de yanlış analiz sonuçlarını doğurdu. Dolayısıyla, bu raporun çıkma biçimine, onun öncesinde yaşanan bütün sürece, sürecin, ‘’temel eşikler’’ olarak tarif edilen kritik noktalarına baktığımda, çok acayip alanda değişen, başta başka türlü kurgulanmış olan planın yolda çok değiştiği bir resim görmüyorum. Zaten buraya varılacak bir şeydi. Hatta bunun içerisinde, zorlayan Bahçeli’nin ya da nazlanan Erdoğan'ın pozisyonları bile aslında bu bütünün parçasını oluşturuyordu. Bugün gelinen nokta, bence zaten başta çizilmiş çerçevenin Meclis Komisyonu’ndan çıkmış bir raporla yazılı hâle getirilmiş olması. Bugün ne diyor herkes? ‘’Çıkan rapor nedir kardeşim?’ Örgütle devlet arasında kimi yasal düzenlemelerle, kimi uygulamalarla bir şey oluşturup, iktidarın ‘’Terörsüz Türkiye’’ diye isimlendirdiği silahların tasfiyesi sürecinin işlemesi.’’ İş, sonuçta gelip buraya bağlandı. Üstelik bunda, senin de işaret ettiğin gibi, devletin denetiminde ve onun belirlediği koşulların yerine getirilmesiyle yürüyecek bir şey hâlinde mutabakata varıldı. Bu gayet açık. Şimdi burada hâlâ bir ikinci aşamadan, bir demokratikleşmeden, bunun kendiliğinden böyle bir şey üreteceğinden bahsetmek için, o raporun tavsiyeler kısmında yer alan şeylerin pek de bir önemi yok. Kimsenin ona bir şey biçtiği de yok açıkçası.
Şimdi gelelim işin diğer tarafına; bu hadisenin iç politik dinamiklerle ilişkisine. Bence, baştan itibaren orada da problemli bir okuma vardı. Bir kanat tarafından çok net biçimde, hatta çok kabalaştırarak, “Bu, basit bir at pazarlığı hikâyesi. Bu iktidar, Erdoğan, iktidarının devamı ve yeniden seçilmesi için Kürtlere birtakım şeyler verecek, havuçlar gösterecek, bir anlamda kandıracak. Sonra da onların oylarını alarak birtakım değişiklikler yapacak. Bu, bir siyasi aritmetik düzeneğinden başka bir şey değil” diye yorum yapıldı ve iç politikayla ilgili olduğu iddiası buna yaslandı. Diğer tarafsa, iktidarın, kimi uluslararası, kimi bölgesel, kimi iç dinamiklerdeki sorunlar dolayısıyla zaten sıkıştığını ve bu sıkışmadan yeni bir hamleyle çıkmak için, bu süreci kendince iktidarda kalma biçimini değiştiren bir hadise olarak kurgulayabileceğini, buradan da pozitif şeyler çıkabileceğini, iç dinamikte böyle bir pozitif etkisi olabileceğini varsaydı. Çok kabaca, iki kanattan bahsediyorum. Burada kritik olan şey, iki tarafın da aynı şeyi ama başka açıdan söylüyor olması. CHP'nin buradaki pozisyonu açısından da, birinci taraftakiler, iktidarın CHP'yi bu işe ortak ederek, onu, bu işin zararını yükleyeceği günah keçisine çevirmek istediğini söylüyordu. Diğer taraf ise CHP'nin bunun dışında kalarak yalnızlaşmasını keskinleştireceğinden ve Kürtlerle mesafesinin, neredeyse beş altı yıldır kurulmuş yakınlığın, hatta ittifakların zemininin bile ortadan kalkacağı tehlikesinden bahsediyordu. Ama bence bunlar fazla kaba okumalardı. Çünkü iktidarın bu süreci siyasi dizayn hamlesi olarak kullanması, sadece CHP’yi araçsal olarak Komisyon’a sokup, bundan bir meşruiyet çıkartmak, ‘’Bak! CHP de aynı şeyi söylüyor’’ deyip, kendi ‘’suçluluğunu’’ azaltmak ya da kamuoyu nezdinde meşruiyetini arttırmak gibi bir niyeti zaten yoktu, olmadı. Hatta birileri komisyona dâhil olmanın bile CHP'ye büyük zararlar vereceğini, kimileri ihanet olacağını, kimileri aritmetik zarara uğrayacağını, kimileri mitinglerine bile adam bulamaz hâle geleceğini söyledi. Ama bunların hiçbiri olmadı. Çünkü zaten dert bu değildi; zaten iktidarın bu konuyla ilgili bir meşruiyet arayışı yoktu. Çünkü bu bir ikna programı değildi. İkna etmesi gereken aktörleri ikna etmişti zaten. Süreç iknadan sonra başladı. Kamuoyunu da ikna etme gibi bir problemi yoktu, hâlâ da yok. Dolayısıyla, CHP'nin meşruiyet takviyesine de ihtiyacı yok.
Ama iktidar bu süreçte işe yarayacağı şeyin şu olacağını düşündü: ‘’CHP, bu Komisyon’a dâhil olma, bu süreçle ilişkisini kurma konusunda bocalayacak, Kendi içinden ve milliyetçi muhalefetin tazyikinden dolayı sersemleyecek, acayip şeyler yapacak; ya Kürtleri kızdıracak ya da milliyetçileri kızdıracak. Burada çok zor bir pozisyonda kalacak.’’ Ama açıkçası Özgür Özel yönetimi, Özgür Özel'in şahsı ve aslında İmamoğlu da içeriden sürece katılma biçimiyle bunu engellediler. Ne iktidara rahat rahat bir meşruiyet temin ederek, bundan büyük bir hasar aldılar, hırpalamaya çalışanlar olduysa da, gördüğümüz tabloda ne aritmetik olarak ne de başka açılardan iddia edildiği büyüklükteki bir hasar var. CHP ne Kürtlerle arasını bozdu ve DEM seçmeniyle problemli hâle geldi, ne de siyasetsiz bir pozisyonda kaldı. Bence burayı iyi geçti. Son Komisyon raporu meselesinde de İmralı'ya gitme, komisyona dâhil olma, bu rapora ‘’evet’’ ya da ‘’hayır’’ deme meselelerinde sürekli CHP'yi açmaza sokmaya çalışan iktidar, istediğini alamadı. Bence böyle bir sonucu oldu bunun. Şu anda da senin söylediğin gibi, iktidar, bundan sonra hem muhalefeti dâhil ederek ya da asıl olarak CHP'yi dâhil ederek bir meşruiyet arayışını, görüntüsünü hiç dikkate almayacak ve kendi yasal düzenlemelerini ne yapacaksa, öyle yapacak. Diğer taraftan da, CHP'yi bu konuda yalnızlaştırma hamlesinde de başka şeylere ihtiyaç duyacak. Çünkü burası çalışmadı.
Durumlarının trajik olduğunu söylediğin DEM Parti açısından ise çok daha başka bir tarafı vardı. Çünkü bu askerî ve stratejik çıkış planı ve tasfiye operasyonu, aslında siyaseten etkisizleştirme hamlesini içeriyordu ve iç politikayla ilgili tarafı, siyasi aritmetikle ilgili olmaktan çok, DEM’in siyaset üretemez duruma gelmesi, sürekli beklemede kalması ve iktidarla arasını bozmaması, hatta, bugün çok da memnun olmadıkları rapora bile, ‘Biz buna içimiz çok rahat biçimde ‘evet’ demiyoruz, ama şimdi çıkıp da ‘hayır’ diyecek hâlimiz de yok,’ demek zorunda bırakan bir siyasetsizlik alanına itmiş ve öyle bir nötr alanda tutuyor olması. Şu anda aritmetik olarak sürecin vardığı nokta, Kürt seçmeni, bir zamanlar iddia edildiği gibi birdenbire Cumhur İttifakı'nın doğal parçası hâline getirmeye yetecek bir seviyede değil. Ama kopup, tıpkı daha önceki yıllarda olduğu gibi, son birkaç seçimdir muhalefetle birlikte hareket etmesini, muhalefet blokunun oldukça güçlü ve sadık bir parçası olarak kalmasını da zorlaştıran bir şey. Şunu söyleyebilirim özet olarak: İç politik dinamikler açısından CHP'yi yalnızlaştırma çabası çok işlemedi. Fakat buna karşılık DEM’in siyasetsizleştirilmesi işinde biraz mesafe alındı. Bundan sonrası nasıl gider, göreceğiz.

Ruşen Çakır: Demin ‘’muhalefet bloku’’ dedin ya sesli güldüm. Blok mu kaldı, Kemal? Muhalefet mi var şu anda?
Kemal Can: Hayır, bu kurumsal siyasetin bloklarından, ittifaklardan, partilerden bahsetmiyorum. Bu iktidarla meselesi olan seçmen kalabalığından bahsediyorum. Orada yer almakla ilgili bir şey.

Ruşen Çakır: 2023 seçimi öncesindeki siyasi saflaşmayı düşün, bir de şimdikini düşün. O kadar hızlı bir değişim oldu ki. Aslında bu 19 Mart'la birlikte Erdoğan bunu… Neyse, bu, başka bir yayın konusu.
Kemal Can: Evet, burada iç politika açısından hesaplanan şey, ‘’Bu değişim doğru, bu değişim oldu.’’ İktidar bu değişimin, kendisinin çok daha fazla lehine olacağını düşünüyordu. Eğer CHP’yi yalnızlaştırabilseydi, +/-25'e sıkıştırabilseydi, olacaktı. Ama öyle olmadı işte.

Ruşen Çakır: Evet. O da ilginç bir tartışma konusu. Ama mesela 2023 seçimleri öncesi aleni bir şekilde muhalif olup, şimdi hiçbir şeye ses çıkartmayan çok parti, grup var. Neyse, son olarak şunu konuşalım: Pervin Buldan, Öcalan'la görüşme hakkında, onların yurt dışındaki gazetesi olan Yeni Özgür Politika Gazetesi’ne bir açıklama yapmış. Biliyorsun ben Öcalan'a bir açık mektup yazıp 20 tane soru sordum. Ayrıca bir grup gazeteci Öcalan'a soru yollamış ya da yollamayı düşünüyorlarmış. Bana da söylediler, ben kendi sorularımı yazdığımı https://medyascope.tv/2026/02/03/abdullah-ocalana-acik-mektup-ve-20-soru-rusen-cakir-yazdi/ söyledim.
Kemal Can: Evet, biliyorum.

Ruşen Çakır: Öcalan da, “Bu yöntem doğru değil. Ben gazetecilerle görüşmek istiyorum. Böyle olmaz, gelsinler görüşelim” demiş. Bu, aslında süreç başladığından beri dile getirilen hususlardan birisi, ama hâlâ olmuyor.  Aslında başta Kürt tarafı da çok fazla ısrarcı olmadı bunda. Olsa iyi olur, ama ‘’sürece halel gelmesin’’ meselesi var. Fakat şimdi ciddi bir şekilde istiyorlar. Öcalan zaten istiyordu. Şimdi daha fazla dile getiriyorlar, ama iktidar, Erdoğan, istemeyecek galiba. Öcalan'ın doğrudan topluma konuşmasını siyasi iktidar hâlâ istemiyor. Bu görüşme notları sızardı, Kürt hareketi ondan hep rahatsız oldu, ama aynı zamanda iktidar da rahatsız oldu. Orada garip bir şey var. Öcalan hem sürecin baş aktörlerinden birisi, hem de yok hükmünde; hayalet başaktörü gibi. Ben geçenlerde yaptığım yayında https://medyascope.tv/2026/02/14/resmen-kurucu-onder-ama-hala-tecritte-rusen-cakir-video/ ‘’Öcalan resmen ‘’kurucu önder’ ama hâlâ tecritte” diye yorumlamıştım. Öyle değil mi? Öcalan, devletin bilgisi dâhilindeki birtakım insanlarla görüşüyor, ama onun daha kamuya yönelik olması konusunda çok ciddi kısıtlamalar var. Devlet istemiyor bunu ama bir noktada, özellikle medyaya konuşması kaçınılmaz olacak. Bunu daha ne kadar geciktirecekler bilmiyorum, ama bir an önce olsa bence iyi olur. Mesela rapor hakkında ne düşündüğünü doğrudan onun ağzından duymak isterim. Ya da ‘’Öcalan Suriye'de Ankara’nın yanında olmalarını, dolayısıyla Şam’ın yanında olmalarını söyledi, ama Kandil yapmadı’’ dendi. Bunun doğru olup olmadığını, bir gazeteci olarak kendisine sormak isterim. Çünkü diğerlerinin hepsi, ona atfen bir yığın şey söylüyor, ama ne derece doğru ne derece yanlış, onu anlamak mümkün değil.
Kemal Can: Evet, ben de senin gibi düşünüyorum. Zaten bu konuda talebini beyan etmiş Öcalan. Ama ben iktidarın böyle bir şey için yakın vadede bir hamle yapacağını ya da bunun olmasının işe yarayacağını düşündüğünü sanmıyorum. Elbette ki Öcalan'ın kritik rolü ve kendilerinin programı dâhilindeki ‘’Terörsüz Türkiye’’ hedefine hızlı ilerlenmesi, silahların sahiden bırakılması, tasfiye sürecinin hızlanması gibi hamlelerle, ‘’Bakın, artık bu işi tamamen bitirdik’’ görüntüsü verebilip, bunu da bir siyasi avantaja çevirmesi için biraz hızlı davranmaya ihtiyaçları olabilir. Ama zaten, tabir yerindeyse, iktidarın kendi durumunu düzeltmesi için, ekonomi başta olmak üzere çeşitli konularda biraz daha zamana ihtiyacı olduğu ve bu konuda hızlı davranma niyetinde olmadığı kanaatindeyim. Her şeyi biraz yavaşlatıyor şu anda. Ekonomiyle ilgili süreci beklemek zorunda, Anayasa meselesi bir kenarda duruyor. Bu konu aslında, bu rapor dolayısıyla da biraz zamana yayılacak gibi görünüyor. Dolayısıyla, iktidar biraz hızlı biçimde sonuç alarak pozitif imaj vermek yerine, risk kontrolünü ve zarardan kaçınmayı daha öncelemiş gibi görünüyor. Dolayısıyla, ben bu öncelikler penceresinden bakınca, böyle radikal bir hamle ihtimalini, Öcalan’a herkesin sorusunu sorduğu basına açık görüşmeler gibi bir şeyin açılması ihtimalini yüksek görmüyorum. Ama buna karşılık, Öcalan'ın etkinliğini canlı tutmak gibi bir ihtiyacı da var iktidarın. O yüzden bence daha sınırlı bir temas ihtimali daha yüksek gibi görünüyor.

Ruşen Çakır: Evet, Kemal, ‘Haftaya Bakış’ı burada noktalayalım. İzleyicilerimize de çok teşekkür edelim. Haftaya tekrar görüşmek üzere, iyi günler.
Kemal Can: İyi günler. 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
01.03.2026 İranlı spiker Hamaney ile birlikte rejimin de öldüğünü tüm dünyaya duyurmuş oldu
28.02.2026 Öcalan'dan buraya kadar
27.02.2026 Bir yıl sonra yine İmralı’dan gelecek açıklamayı beklerken
23.02.2026 Hafta Başı (71): ABD İran'a saldırırsa... | Ortak rapor ve sürecin devamı
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
21.02.2026 Yeni dinsel hareketler Türkiye’de niçin etkili olamıyor?
20.02.2026 Yine yeniden: Din elden gidiyor
20.02.2026 Haftaya Bakış (305): Komisyon raporu bize neler söylüyor? | İmralı'ya gazeteciler gidecek mi?
19.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: CHP oyuna mı geldi?
19.02.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: TBMM komisyonu görevini yerine getirdi mi?
01.03.2026 İranlı spiker Hamaney ile birlikte rejimin de öldüğünü tüm dünyaya duyurmuş oldu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı